Trump ve Onun Medya Gösterisi
Ana akımda Donald Trump, sık sık siyaset sahnesine şans eseri sızmış, kontrol edilmesi zor bir afacan çocuk olarak görülür. Çünkü onu, klasik Amerikan devlet iletişiminin dışında, alışılmış başkanlık figürüne göre farklı, hatta bazen gülünç hallerde görmek oldukça mümkündür. Bizzat öznesi olduğu gümrük vergileri, nükleer silahlanma veya iklim krizi gibi yapısal konular gündem dışıyken, o, provokatif sosyal medya paylaşımlarıyla gündemi yeniden işgal eder. Öyle ki, resmi medya hesaplarında kendisini protesto edenleri uçakla bombaladığı, yüzünde CNN logosu olan bir adamı yere serip art arda yumrukladığı veya kendi yüzünün Rocky Balboa ve Rambo gibi karakterlerin vücutlarına montajlandığı içerikleri kolayca görebiliriz.
Bu absürtlük bir kaza veya patoloji değil, bizzat stratejinin kendisidir. Trump’ın siyasal iletişim tarzı, değişen medya koşullarını ve toplumsal talepleri okuyan, eski hegemonyayı yıkıp yenisini inşa etmeyi amaçlayan rasyonel bir araçtır. Bu tarzı anlamak için onun neyi yıktığına bakmak gerekir: Barack Obama figürünün temsil ettiği "kurumsal hegemonya".
Sekiz yıllık Obama dönemi, "başkan gibi davranma" kalıbının katılaştığı, siyasetin soğuk, resmi ve ciddi dille yürütüldüğü bir kurum hegemonyası dönemi olarak tanımlanabilir. "No Drama Barack Obama” sloganı, onun siyasal kişiliğindeki kontrollü resmiyeti özetler niteliktedir. Bu resmiyet, neoliberalizmin 2008'de girdiği derin meşruiyet krizine karşı bir cevaptır. Ancak bu iletişim tarzı, başlangıçta bir güç kaynağıyken, zamanla Obama'yı ve temsil ettiği seçkin sivil yapıları halktan koparmaya başlamıştır.
2008 seçim süreci, ABD’nin derin bir ekonomik kriz yaşadığı ve finans sistemine duyulan güvenin sarsıldığı bir dönemde gerçekleşmişti. Bu, sadece bir finansal çöküş değil, bizzat neoliberal düzenin ideolojik bir buhranıydı. Çünkü kriz, yalnızca finansal sistemin değil, neoliberalizmin doğal düzen olarak kabul edilen meşruiyetinin de çöküşüydü. Bu çöküş, yalnızca ekonomik göstergeleri değil, neoliberal aklın temel ilkelerini de sorgulanır hale getirdi. Toplum, bir yandan değişim talep ederken öte yandan istikrar arayışına sıkışmıştı. Bu ikili ruh hali, siyasal iletişimde hem güven veren hem de yenilenme vaat eden bir figüre duyulan ihtiyacı doğurdu. Tam da bu noktada Obama, kriz sonrası Amerikan toplumunun çelişkili beklentilerini dengeleyen bir sembol olarak öne çıktı. Bu koşullar altında Obama’nın soğukkanlı, ölçülü ve kurumsal bir üslup kullanması, “değişim” söyleminin devirici değil, yenileyici görünmesine olanak tanıdı. Yani, çökmekte olan sisteme yönelik ideolojik bir onarım işlevi göreceğini gösteriyordu.
Bu tercihin arkasında yalnızca bireysel bir iletişim stratejisi değil, düzenin yeniden üretimine dair derin bir sosyolojik zorunluluk yatıyordu. Çünkü, sistem, krizler karşısında yalnızca finansal önlemlerle değil, siyasal temsil biçimlerini yeniden düzenleyerek kendi meşruiyetini onarmaya çalışır.
Örneğin kampanyasında kullandığı “Hope” ve “Change” mesajları, retorik olarak güçlü bir değişim çağrısı taşısa da, iletişim biçimindeki resmiyet bu mesajları ciddi ve güvenilir bir zemine oturtarak devlet geleneğini koruyordu. Dolayısıyla, Obama’nın iletişimini, devletin kriz dönemlerinde uyguladığı ideolojik yeniden inşa sürecinin tipik bir tezahürü olarak tanımlayabiliriz.
Obama’nın iletişim tarzı, krizin karşısındaki öfke ve değişim talebine yanıt vermek yerine, reform ve kurumsallık fikrini yüceltti. Rıza, zorla değil, ideolojik uyum yoluyla yeniden tesis edildi. Obama iletişiminin görevi, finans kapitalin hâlâ rasyonel ve yönetilebilir olduğuna dair inancı tazelemekti.
Bu strateji özellikle bağımsız seçmenler arasında etkili oldu. Çünkü Obama, partiler üstü bir lider imajı çizerek siyaseti kutuplaşmadan arındırılmış, makul bir uzlaşma alanı gibi sunmayı başardı. Bu söylem, krizin yarattığı belirsizlik ortamında aşırılıklardan uzak durma refleksini besliyor; değişimi talep eden kitlelerin öfkesini, reformist bir sönümlenmeye dönüştürüyordu.
Ayrıca strateji, kriz dönemlerinde yükselen yoksullaşmış orta sınıfın endişelerine de yanıt veriyordu. Bu kitle, maddi olarak güvencesizleşmiş olsa da, kültürel olarak hâlâ yurttaş kimliğine tutunmak istiyordu. Obama’nın dili, bu kesimlere, sistemin hâlâ kontrol altında olduğu yönünde psikolojik bir güvence sundu. Böylece, krizden doğabilecek potansiyel sınıfsal radikalleşme, iletişimsel bir yatıştırma stratejisi ile etkisizleştirildi.
Obama’nın sakin üslubu, George W. Bush dönemindeki agresif dış politika ve ekonomik istikrarsızlığa karşı akılcı yönetim vaadini simgeliyordu. Bu üslup, liderliğin güç gösterisiyle değil, denge ve sağduyu ile yeniden tanımlanabileceği fikrini yaygınlaştırdı. Resmi ve ölçülü söylemleri, toplumun pek çok kesiminde yenilenmiş devlet algısını pekiştirdi. Böylece, kriz sonrası dönemde ABD siyasetinin yeni normali kuruluyordu. Bu çerçevede, Obama’nın kampanyası yalnızca bir seçim stratejisi değil, aynı zamanda toplumsal bir rehabilitasyon projesi işlevi gördü. Umut, değişim ve birlik temaları, ekonomik sıkışmışlığın yarattığı çaresizlik duygusunu dönüştürmenin ideolojik bir aracına dönüştü.
Sonuçta, Obama’nın üslubu bireysel bir tarz değil, kapitalist devletin kendini yeniden meşrulaştırma mekanizmasıydı. Böylece “değişim” sloganı, gerçek bir dönüşümün değil, mevcut üretim ilişkilerinin ideolojik yenilenmesinin bahanesi haline geldi.
Ancak bu yapıdaki akılcılık ve ciddiyet, krizin faturasını TARP (Troubled Asset Relief Program), otomotiv sektörüne yönelik kurtarma fonları ve Wall Street bankalarına sağlanan devasa kredi destekleri gibi uygulamalarla üstlenen işçi sınıfı ve mülksüzleşen orta sınıfın çıkarlarıyla taban tabana zıttı. Bu politikalar, finansal sistemin istikrarını koruma adına kamu kaynaklarının büyük şirketleri kurtarmak için seferber edilmesi anlamına gelirken, sıradan yurttaşların işini, evini ve sosyal güvencesini kaybetmesine engel olmadı. Dolayısıyla devletin “akılcı” çıkışları, sermaye sahiplerinin kayıplarını telafi eden; emeğiyle geçinen kesimlerin ise yükü omuzlamak zorunda kaldığı bir dengesizlik yarattı. Kamu, bu teknokratik ve mesafeli iletişimi, kendi gündelik deneyiminden doğan öfke, yoksunluk ve adaletsizlik duygularını görünmez kılan bir dil olarak algılamaya başladı. Obama yönetiminin temkinli ve ölçülü söylemi, ekonomik çöküşün yarattığı derin eşitsizlikleri dile getirmek yerine, sistemi onarmak ve piyasaları dinginleştirmek gibi soyut kavramlarla durumu meşrulaştırıyordu. Bu nedenle rasyonellik ve ölçülülük, emekçilerin gözünde giderek soğuk, teknokratik bir seçkinliğe, yani düzenin kendi çıkarlarını koruyan bir elit aklına dönüştü. Sonuç olarak, başlangıçta kapsayıcı bir umut dili olarak görülen Obama’nın üslubu, kriz döneminde sınıfsal öfkeyi yatıştırmak yerine, giderek daha fazla yabancılaşma yarattı ve halkın gözünde “bizden olmayan” bir iktidar söylemine dönüştü.
Aynı zamanda medya sürekli değişiyordu. Çünkü toplumsal karakter değiştikçe, daha doğrusu sermaye birikim modelinin ihtiyaçları değiştikçe, medya alışkanlıkları da paralel olarak dönüşmekteydi. Dijital medyanın yükselmesiyle siyasetçilerle halk arasındaki mesafe azaldı; ancak bu, demokratik bir yakınlaşma değil, piyasanın bireyi daha da yakından kuşatması demekti. Sosyal medya, doğrudan ve samimi konuşan liderleri öne çıkardı. Çünkü bu yeni medya düzeninde iletişimin temel mantığı, kamusal tartışmayı değil, dikkati yönetmekti. Kârın üretildiği yer artık bilginin içeriği değil, onun dolaşımıydı. Bu da siyasal iletişimi, fikirlerin değil, duyguların rekabetine dönüştürdü. Böylece medya, ideolojik olarak, sermayenin yeni birikim biçimini destekleyen bir aygıta evrildi. Bireyler kolektif özne olmaktan çıktı, sürekli tepki veren tüketicilere dönüştü.
Özellikle Ferguson protestoları, Wall Street işgalleri gibi toplumsal olaylara veya Suriye iç savaşı, Gazze soykırımı ve Mısır darbesi gibi uluslararası konulara yönelik temkinli yaklaşımında, halk daha açık, empatik bir lider görmek isterken Obama’nın diplomatik dili bir çeşit duygusuzluk olarak algılandı. Devlet ciddiyeti, artık bir güvensizlik işareti olarak görülmeye başlanmıştı. Böylece Obama'nın ciddiyeti, zırh olmaktan çıkıp onu halktan koparan bir kafese dönüştü.
Bu resmiyetten uzaklaşmaya meyilli kitleler, “bizdenliği” yani filtresiz ve otantik olanı talep etmeye başladı. Ancak bu otantiklik talebi, geç kapitalizmdeki yabancılaşmanın bir semptomuydu ve kültür endüstrisi tarafından anında metalaştırıldı. Otantik olanın kendisi artık bir pazarlama stratejisine, samimiyetin estetiği adı altında kurgulanan bir görüntü ekonomisine dönüştü. Sosyal medyada paylaşılan doğal anlar bile, dikkat ekonomisinin gerektirdiği ölçüde hesaplanmış ve sahnelenmiş hale geldi. Çünkü sistem, bireyin sahicilik arzusunu bile tüketime dönüştürecek kadar esnek bir yapıya sahipti. Birey, kendini ifade ettiğini düşündüğü her harekette, aslında piyasanın biçimlendirdiği bir benlik performansını yeniden üretiyordu. Gerçekle kurulan ilişki, deneyimden çok temsile; varoluştan çok görünüme indirgenmişti. Gerçek olan, artık yalnızca gösterilebilir ve pazarlanabilir olduğu ölçüde değer kazanıyordu. Böylece otantiklik, içsel bir deneyim olmaktan çıkıp, dijital vitrinlerde sergilenen bir imaj biçimine dönüştü. Bu durum, sahiciliğin kendisini bir gösteri unsuruna dönüştürerek, gerçek ile rol arasındaki sınırları silikleştirdi; birey, sonunda kendi özgünlüğünün bile bir ürün haline geldiğini fark etmeden, tüketim döngüsünün parçası haline geldi. Giderek daha karmaşık ve aracılarla dolu bir iletişim ağının içine giren bireyler, klasik siyasetçilerle aralarındaki sembolik mesafenin büyüdüğünü hissetmeye başlamıştı. Dolayısıyla insanlar, artık samimiyeti, daha doğrusu, samimiyetin gösterimini bir doğruluk göstergesi olarak görmeye başladı.
Öte yandan, Twitter, Facebook ve YouTube'un egemen olduğu yeni medya düzeni, kurumsal hegemonyayı koruyan bütün filtreleri zaten parçalıyordu. Bu platformlar, eski kurumsal filtreleri, kâr maksimizasyonu hedefli kendi algoritmik filtreleriyle değiştirdi. Çünkü, medya sermayesinin yeni amacı, kamusal bilgi üretmek değil, veriyi dolaşımda tutarak etkileşimi artırmaktı. Bu yeni sistemde her paylaşım, ekonomik değere çevrilebilen bir dikkat birimi haline geldi; böylece siyasal söylem, içeriğinden çok yarattığı etkileşim oranı üzerinden ölçülmeye başlandı. Bu durum, medyanın ideolojik işlevini kökten dönüştürdü. Artık doğruluk, toplumsal fayda ya da kamusal sorumluluk gibi kavramlar yerine, görünürlük ve duygusal tepkisellik ödüllendiriliyordu. Algoritmalar, bireyleri kendi politik yankı odalarına hapsederken, tartışma alanını rasyonelin değil, öfke, mizah ve coşku gibi anlık duyguların belirlediği bir zemine çekti.
Sürekli erişimin olduğu sosyal medyada, filtrelenmemiş, spontane ve “bizim gibi” konuşan liderler, temsil ettikleri ideolojiden bağımsız olarak daha dürüst ve erişilebilir algılandı. Bu eğilim, siyasal alanda rasyonel tartışmadan çok duygusal yakınlık arayışını öne çıkardı. Obama’nın resmî, ölçülü ve diplomatik üslubu ise bu yeni toplumsal duyguyu yakalayamadı; çünkü halk artık akılcı bir yöneticiden çok, kendisiyle aynı dili konuşan bir insan görmek istiyordu.
Bu yeni düzende toplumsal yaşam, olmaktan görünmeye kaymış ve tüm ilişkiler temsiller üzerinden yeniden üretilmişti. Trump'ın stratejisi, tam da bu kırılmaların üzerine inşa edildi. Onun narsistik veya patolojik olarak görülebilecek hareketleri, bu yeni medya düzenindeki açık personayı, boş göstereni dolduran bir stratejinin kendisiydi. Bu stratejinin işlevi, en temelde, gündemi gasp etmektir. Obama'nın ciddi dünyasında bir protestonun cevabı, rasyonel bir karşı argüman veya bir basın açıklamasıdır. Trump'ın iletişim biçiminde ise cevap, o protestonun anlamını tamamen buharlaştıran, ondan daha güçlü, daha şok edici bir görüntü (protestocuların üzerine bomba atan uçak) yaratmaktır. Bu görüntü, rasyonel tartışmayı atlayarak ve maddi çelişkilerin üstünü örterek, güç ve düzen gibi ideolojik mesajları doğrudan kitlelere enjekte eder. Böylece siyaset, artık eylemlerin değil, temsillerin ve gösterilerin alanına dönüşmüştür. Artık önemli olan gerçek değil, gerçek olanın yerini alabilecek görüntülerdir.
Bir diğer kritik işlev ise bu imajı üreten liderin "bizdenliğini" ispatlayarak, iktidarını güçlendirmektir. Her aykırı eylem, Obama'nın soğuk iletişiminin ve temsil ettiği kurumsal hegemonyanın en sert şekilde çiğnenmesidir. Her absürt paylaşımıyla kendini, liberal elitlerin politik doğrucu iletişimi tarafından küçümsenmiş hisseden kitlelerin temsili haline getirir. O, yüzünde CNN logosu olan bir adamı yumruklarken, sadece bir medya kuruluşuna saldırmaz; Amerikan muhafazakâr tabanına göre, ifade özgürlüğünü kısıtlayan bir düşmana karşı sembolik bir şiddet uygular. Bu saldırı eylemi, bir anda sansüre karşı duran bir kahraman performansına dönüşür. Böylece absürtlük, Amerikan siyasetinin bu en temel hassasiyetini harekete geçiren siyasal bir araca, bir özgürlük gösterisine dönüşür.
Bu, Trump'ın kitle iletişiminin net bir mesajıdır: O, diğerleri gibi değildir. Donald Trump, Amerikan devlet geleneğinin resmiyetini taşımaz. Kaba, doğrudan, mizahı saldırganlıkla harmanlayan bir dili vardır. Söylediklerinde diplomatik bir özen ya da stratejik bir mesafe yoktur; tam tersine, her ifadesi anlık, tepkisel ve bireysel görünür. Siyasal figürden çok bir televizyon kişiliği gibi davranır; konuşmalarında abartı, drama ve şok etkisi baskındır. Kendini sürekli merkezde tutar, gündemi domine eder, hatta skandallarını bile iletişim malzemesi haline getirir. Otoriteyi temsil etmek yerine onu taklit eder; devlet adamı rolü oynamaz, izleyicisiyle eşit bir performans kurar. Bu özellikleriyle Trump, kitle iletişiminde modern politikacıdan çok bir şovmen gibidir.
Bu şovmenlik, onu sıradan seçmen için gerçek ve samimi kılar. Çünkü o, Amerikan halkı gibi özgürdür. Bu haliyle, Trump’ın iletişim biçimi, Amerikan kültüründe kökleşmiş özgürlük ve bireysellik mitinin güncel bir yeniden üretimidir. O, kaba ve doğrudan konuşarak yalnızca kurumsal otoriteye değil, aynı zamanda modern siyasetin temsil biçimine de meydan okur. Siyasi sınırları ihlal ettikçe, “doğruyu söylemekten korkmayan adam” imajı güçlenir. Bu performans, sistem karşıtı görünse de, aslında Amerikan bireyciliğinin kültürel kodlarını harekete geçirir.
Çünkü, Amerikan siyasal karakteri, ideolojik genetiğindeki bireyselcilik ve ifade özgürlüğü mitiyle şekillenmiştir. Bu, ülkenin kuruluş kodlarından gelir. Amerikan rüyasında, devlet değil, birey öncedir. Bu, burjuva mülkiyet ilişkilerinin ve sermayenin kısıtlanamaz hareket serbestliğinin kültürel bir sonucudur. Amerikan sağduyusu, devletin konuşma, davranma ve var olma biçimine müdahale etmesine karşı tarihsel bir refleksle gelişmiştir. Trump'ın absürtlük stratejisi, tam da bu refleksi kaşımak üzerine kuruludur. Onun absürt eylemlerle sürekli olarak özgürlüğünü ilan etmesi, aslında sermayenin, kendisini sınırlayan her türlü kamusal denetimden (Obama dönemi regülasyonları, iklim anlaşmaları, politik doğruculuk) kurtulma arzusunun kişileşmiş halidir. Trump’ın halkla kurduğu ilişki, kurumsal otoriteye meydan okuyan bir halkçılıktan çok, sermayenin kendini doğal özgürlük söylemiyle yeniden meşrulaştırma biçimidir. Bu yüzden Trump’ın her kural ihlali, her diplomatik sınır aşımı, sisteme karşı değil, tam tersine sermayenin kendi sınırlarını genişletme hakkının dramatik bir ifadesi olarak işlev görür. Dolayısıyla onun özgürlük gösterisi, halkın gerçek anlamda politik özneleşmesini değil, sisteme duygusal katılımını teşvik eder. Kitleler, bu performansta kendi öfkelerinin temsili bir yansımasını bulurken, ekonomik ve sınıfsal ilişkiler görünmez hale gelir. Böylece Trump’ın özgür iletişimi, halkın özgürleşmesini değil, liberal özgürlük mitinin yeniden parlatılmasını sağlar.
Dolayısıyla, Trump'ın siyasal iletişimini "kontrol edilmesi zor bir afacan çocuk" olarak okumak, stratejinin tam da kendisini gözden kaçırmaktır. O halde, bu "afacan çocuğun" yarattığı kaos, sanılanın aksine bir anomali değil, bizzat geç kapitalist birikim modelinin yayın aygıtlarının rasyonel işleyişidir. Trump'ın iletişim stratejisi, siyaseti rasyonel ifadelerin tartışıldığı bir kamusal alandan, sürekli şok ve tatmin üreten tüketilebilir bir gösteri alanına indirgemiştir. Bu gösteri sayesinde, kamuoyu provokatif bir sosyal medya paylaşımını tartışırken; devasa vergi indirimleri sessizce yasalaşmış, Paris İklim Anlaşması gibi uluslararası taahhütlerden çekilerek fosil yakıt endüstrisinin önü açılmış, İran Nükleer Anlaşması'ndan çekilerek kimyasal silahlanma artırılmış ve göçmen karşıtı politikalarla ırklar arası gerginlik tırmandırılmıştır. Bu, onun siyasal iletişiminin en özel zaferidir: Siyasal alanın kendisini anlamsızlaştırarak, kitlelere sembolik bir tatmin sunarken, altyapıdaki temel çelişkileri, yani servet eşitsizliği, ekolojik yıkım ve emperyalist yayılmacılık gibi başlıkları tartışılmaz kılmıştır.
Bu tablo, iletişimin tüm biçimlerinin sermaye mantığına bağlı değiştiği, liberal işleyişin kesin bir sonucudur. Siyasal alan, orijinallerin değil, imgelerin kontrol ettiği bir pazar haline gelmiştir. Kamusal bilinci felce uğratan, düşünme yerine tüketimi teşvik eden bu sistemin yalnızca eleştirilmesi değil, temellerinden yıkılması gerekir. Çünkü bu iletişim düzeni var oldukça, söz kamunun değil, daima en yüksek görünürlüğe sahip olanın olacaktır. Bu da demokrasiyi, katılımdan çok seyirliğe dayalı bir gösteriye dönüştürür. Bu sistem, tam da bu yüzden, özgürlüğü değil itaati, düşünceyi değil tepkiselliği besleyen bir düzendir; dolayısıyla ortadan kaldırılmadığı sürece gerçek bir siyasal iletişimin zemini kurulamaz. Çünkü gerçek bir siyasal iletişim, ancak iletişimin piyasa mantığından koparıldığı bir toplumsal örgütlenmeyle mümkündür. Bu, kamunun edilgen bir izleyici değil, kendi sözünü ve eylemini üreten bir özne haline gelmesini gerektirir. Bu gerekliği yerine getirecek medya koşulları ise, liderlerin gösterisinde değil, insanların kendi yaşam koşullarını dönüştürmek üzere kurdukları ortak sözdedir. Absürtlüğün egemenliğini kırmak, tam da bu ortak sözün, yani kamunun kendi gerçekliğini yeniden üretme kapasitesinin inşasıyla mümkündür.